logotype
  • image1 www.turkkilise.com
  • image2 Ücretsiz İncil Siparişi için "İncil İstiyorum" bölümünü ziyaret edin...
  • image3 Tanıklık Videolarını izlemek İçin "Tanrıyla Tanışanlar" bölümüne giriniz...

Makaleler

Türkiye'de Hıristiyan olmak nasıldır? Toplumun çoğunun Müslüman olduğu bir ülkede bir Hıristiyan neler yaşar? Biraz açıklayalım.

“Türkiye’nin yüzde doksan dokuzu Müslüman’dır”, “Türkler Müslüman’dır”, “Her Türk Müslüman doğar” gibi sözleri her zaman çevremizde duyuyoruz. Bu söylemlere inananların sayısı da az değildir.

Ancak Türkiye’nin gerçeği bu yukarıdaki gibi midir?

Türkiye’de yaşayan başta Hıristiyanlık dinine sahip birçok topluluk var. Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, Yahudiler, Budistler hatta son zamanlarda Bahailer.

Türk Hıristiyanların sayısı da giderek artmaktadır.

Peki bu kişiler Türkiye’de nasıl yaşamaktadır, hangi haklara sahiptirler?

Türkiye laik ve demokratik bir ülkedir. Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı Anayasa hükümlerinin gözetimindeki kanunlarla ile yönetilmektedir. Demokrasi tanımı “Demokrasi, tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Yani çoğunluğun azınlığı yönettiği bir yönetim biçimi değildir. Özelikle bu çoğunluğu belirleyen inanc bile olsa kimsenin hakkı bir diğerinin hakkından üstünlüğü yoktur.

Anayasamızda da bu özgürlük hiçbir kimse ayırt edilmeden verilmiştir.

MADDE  24. – Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

Tarihe bakıldığında bütün Türklerin Müslüman olmadığı da görebiliriz. Karaman Türkleri buna en güzel örnektir. Bu  kavm ne yazık ki Mübadelede vatanlarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Gagavuz Türkleri Hıristiyan bir Türk kavmı olarak yaşamlarını hala sürdürmektedirler.

Bir kişinin Türk olması için illa ki Müslüman olması gerekmemektedir. Çünkü yine anayasamıza göre Türklüğün tarifi şöyle yapılmaktadır; 

Madde 66 - Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

Bu maddeye göre bir Türk vatandaşı her dinden hatta dinsiz bile olabilir. Din bir insanın ruhani kimliğidir, vatandaşlık kimliği değildir.

Bir kimse dini görüşünü değiştirebilir. Ailesinin dinini bırakarak bir başka dine geçebilir. Bu onun vatandaşlığına bir şey yapamaz. O hala vatandaşlık kimliğini taşımaktadır.

Bu gerçekler aslında kimsenin gözünden saklı değildir. Anayasamızı okuyan herkes vatandaşlık hakkında bilgi sahibi olabilir. Tarihimizi araştıran hatta bu konuda birkaç belge karıştıran herkes Türklüğün ve dini inançların bağlantısı hakkında pek çok şey öğrenebilir.

Ancak neden hala özellikle bir Türk’ün Hıristiyanlığı seçmesi toplumda “vatan hainliğiyle” eş değer görülmektedir? Bu kişi Hıristiyan olmakla vatanına da ihanet etmiştir. Potansiyel bir vatan hainliği muamelesi görmek için sadece dininizi değiştirmek yeterli midir?

Neden hala bir Türk Hıristiyan’a “bir Hıristiyan ülke ile savaşa girsek sen hangi tarafta yer alacaksın?” en çok sorulan sorulardan biridir?

Tarihin derinliklerine daldığımızda Çanakkale savaşlarında Müslüman Sudanlıların bize karşı savaşmaları ya da 1. Dünya Savaşında Müslüman Arap dostlarımızın İngilizler ile Müslüman Osmanlıya karşı işbirliği yaptığını sorgulayabiliyor muyuz?

Bir Türk Hıristiyan’ın sadece kendi iradesi ve hür fikri ile inancını değiştirmesi neden hala “parayla Hıristiyan oldu” iftiralarıyla karşılanmaktadır? Hangi para sizin çocuklarınızın ismiyle, diniyle alay edilmesini karşılayabilir? Tehditler alarak yaşamayı hangi değer ölçebilir? Rahatça ibadet etme özgürlüğünüzü pek çok saldırıyla ya da soruşturmayla bölünmesi kaç paradır?

Bütün ülkede sizin seçtiğiniz ve yaşamınızı bu yönde şekillendirdiğiniz inancınız hakkında pek çok iddialarla dolu olması ne demek olduğunu kim bilebilir? Her gün gazetelerde televizyonlarda Kutsal olarak kabul ettiğiniz Kitabınızın değiştiğini, tahrif edildiğinden bahsedilmesi, kendi inançlarını açıklarken bile sizin inancınızla kıyaslanılması neden hala devam etmektedir?

Türkiye’de Hıristiyan olarak yaşamaya devam ediliyor. Çünkü bu ülke sadece burada doğan Müslüman kardeşlerimizin değil yine bu ülkede doğan Hıristiyanlarındır da. Bu ülkenin değerleri, kültürü hepimizindir. Korumak, kollamak, saygı duymak ve sevmek herhangi bir gurubun tekeline giremeyecek kadar değerlidir.

İnandığımız ve bize ahlaki, ruhsal, düşünsel olarak da rehberlik eden Kutsal Kitap yani Tevrat Zebur ve İncil’dir. Onun ışığında yaşamaya bu ülkede devam edeceğiz. Bu ayetlere de aynı şekilde bağlıyız ve onu yaşıyoruz;

“Herkes, baştaki yönetime bağlı olsun. Çünkü Tanrı'dan olmayan yönetim yoktur. Var olanlar Tanrı tarafından kurulmuştur. Bu nedenle, yönetime karşı direnen, Tanrı buyruğuna karşı gelmiş olur. Karşı gelenler yargılanır. İyilik edenler değil, kötülük edenler yöneticilerden korkmalıdır. Yönetimden korkmamak ister misin, öyleyse iyi olanı yap, yönetimin övgüsünü kazanırsın.  Çünkü yönetim, senin iyiliğin için Tanrı'ya hizmet etmektedir. Ama kötü olanı yaparsan, kork! Yönetim, kılıcı boş yere taşımıyor; kötülük yapanın üzerine Tanrı'nın gazabını salan öç alıcı olarak Tanrı'ya hizmet ediyor. Bunun için, yalnız Tanrı'nın gazabı nedeniyle değil, vicdan nedeniyle de yönetime bağlı olmak gerekir. Vergi ödemenizin nedeni de budur. Çünkü yöneticiler Tanrı'nın bu amaç için gayretle çalışan hizmetkârlarıdır.  Herkese hakkını verin: Vergi hakkı olana vergi, gümrük hakkı olana gümrük, saygı hakkı olana saygı, onur hakkı olana onur verin” (Romalılar 13: 1-7).

Bu ülkede yaşayan Hıristiyanlar İncil’in emrettiği gibi yaşamak için çalışmaktadırlar. Çünkü İncil böyle söyler. Pek çok kişinin düşündüğünün aksine İncil’e göre yaşamak demek bağlı bulunduğumuz toprakları, vatanını sevmeyi gerektirir. Bu yüzden işte yine aşağıdaki ayetleri yerine getirmeyi de bir borç biliriz.

“Her şeyden önce şunu öğütlerim: Tanrı yoluna tam bir bağlılık ve ağırbaşlılık içinde sakin ve huzurlu bir yaşam sürelim diye, krallarla bütün üst yöneticiler dahil, bütün insanlar için dilekler, dualar, yakarışlar ve şükürler sunulsun” (1. Timoteus 2:1-2).


Banu Hanıma Teşekkürler...

Her yıl gündeme gelen oruç konusunun ilginç yönlerinden biri de, “Bu şekilde oruç tutun” diye bir ayetin ne Tevrat, ne Zebur ne de İncil’de yer almasıdır.  Tanrı, Kutsal Kitap’ta insanlara “Bu şekilde oruç tutun” diye buyurmamakla birlikte çeşitli durumlarda imanlıların isteklerini denetlemelerini, kendilerini alçaltmalarını, alçakgönüllülüğü takınmalarını ve dua etmelerini söylemektedir.[1]  Tanrı bir insanın isteklerini nasıl denetlemesi ile değil, o insanın iradesini denetlemesi nedeniyle daha çok ilgileniyor.  Bu yazıda Kutsal Kitap’a dayanarak bir kulun orucunun şeklinden çok, o kulun orucunun niyetine Tanrı’nın nasıl baktığını inceleyeceğiz. O

Tanrı, Kutsal Kitap’ta şekil vermeden insanların canı alçaltmalarını buyurur.  Kısacası canı alçaltma; isteklerin denetlenmesinin amacıdır, yemek yemekten kaçınmak ise isteklerin denetlenmesinin bir aracıdır.  Kutsal Kitap’ta en çok görünen oruç örneklerinde imanlılar kişisel veya toplumsal günahlar yüzünden yemek yemekten kaçınarak canlarını alçaltıp Tanrı’nın gösterdiği yoldan saptıklarından dolayı tövbe etmeleridir.  Bu niyetle oruç tutan bireyler ve toplumlar, insanlara ve Tanrı’ya karşı yaptıkları suçları itiraf ederek Tanrı’nın merhametine sığınırlar ve Tanrı’dan bağışlanmayı beklerler.  Ama Kutsal Kitap’ta zaman zaman insanların çeşitli durumlarda başka nedenlerle de oruç tuttuğunu görüyoruz.  Örneğin bir grup Yahudi çok yakınlarının ölümü nedeniyle matem tutarken yemekten kaçındı[2] ve Hz. Davut, Tanrı’ya yakararak çocuğunu iyileştirsin diye oruç tuttu.[3]  Ezra peygamber ise Tanrı’dan güvenli bir yolculuk dilemek üzere topluluğa oruç ilan etti.[4]

Oruç tutma şekline gelince eski Yahudilerin tarihinde çeşitli oruç yöntemleri vardı.  Genellikle oruç, yiyecek ve içecekten kaçınarak bir akşamdan bir sonraki akşama kadar sürerdi ama Kutsal Kitap’ta başka oruç şekilleri, süreçleri ve yöntemlerini de görüyoruz.  Örneğin Nehemya peygamberin tuttuğu bir oruç günlerce[5] sürdü. Bir grubun yedi gün[6] oruç tuttuğu kayıtlı.  Daniel peygamberin bir orucu ise değişik bir şekildeydi:  ...üç hafta dolana dek ağzıma ne güzel bir yiyecek ya da et koydum, ne şarap içtim, ne de yağ süründüm[7] dedi.  

Ve Musa peygamber, Sina Dağında RAB’ten On Buyruğu aldığı zaman: ...kırk gün kırk gece RAB’le birlikte kaldı.  Ağzına ne ekmek koydu ne de su. [8]  Başka bir konuya geçmeden dikkat etmemiz gereken şey şu: Tanrı, bu süreçleri ve yöntemleri ne onaylar ne de kınar.  Ama Tanrı, insanların orucunun nedenlerine daima ve istisnasız bakar.[9]   

Günümüzde olduğu gibi, tarihin her döneminde de insanlar oruç gibi dinsel gelenekleri yanlış amaçla kullanmışlardır.  İsrail tarihinin bir sürecinde Yahudiler Tanrı’nın sözünü dinlemezken sanki Tanrı’ya rüşvet verir gibi oruç tutar ve Tanrı’dan bereket beklerlerdi.  Hiç utanmadan da Tanrı’ya şöyle çıkışırlardı:

Oruç tuttuğumuzu neden görmüyor,

İsteklerimizi denetlediğimizi neden farketmiyorsun?[10]    

Tanrı ise şu dörtlüklerle onlara keskin bir karşılık verir:

Bakın, oruç tuttuğunuz gün keyfinize bakıyor,

İşçilerinizi eziyorsunuz.

Orucunuz kavgayla, çekişmeyle,Oruç

Şiddetli yumruklaşmayla bitiyor.[11]

(Tam 2700 yıl önce yazılan bu ayetler, çağımızın İstanbul’unda iftar saati yaklaşırken trafiğin ve iş yerlerinin karmakarışık olmasını ve insanların adeta birbirlerini ezmelerini akla getirir!)

Tanrı şöyle devam eder:

Bu günkü gibi oruç tutmakla

Sesinizi yükseklere duyuramazsınız.

İstediğim oruç bu mu sanıyorsunuz?

İnsanın isteklerini denetlemesi gereken gün böyle mi olmalı?[12]

Anlaşılan şudur ki tarih boyunca insanlar oruç tutarak Tanrı ile pazarlık etme yolları aramışlar ve (hâşâ) Tanrı’yı kendilerine borçlu yapmaya çalışmışlardır.  Ama Tanrı her zaman her dönemde şekilciliğe ve ikiyüzlülüğe karşıdır.  Dini mezhebi ne olursa olsun kalbi kirli ve niyeti kötü olan hiç bir insanın oruç tutmasının hiç bir faydası olmamıştır ve olmayacaktır.  İşte Yeşaya peygamberin aracılığıyla Tanrı oruç tutan insanlara şöyle der:

Benim istediğim oruç,

Haksız yere zincire, boyunduruğa vurulanları salıvermek,

Ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak,

 Her türlü boyunduruğu kırmak değil mi?

Yiyeceğinizi açla paylaşmak değil mi? [13]

Tanrı kendisi buyurmadığı halde insanların oruç tutacaklarını bilir.  Ama Tanrı orucun şekline, sürecine ve yöntemine bakmaz, niyetine bakar.  Yukarıdaki ayetlerle de anlıyoruz ki orucu, canımızı alçaltmak ve ihtiyacı olanla paylaşmak için tutarsak Tanrı huzurunda kabul olan olacaktır.  İnsanlar, diğer amaçla tuttukları oruç ile sadece kendilerini kandırırlar, Tanrı’yı değil. 

İncil’de Hz. İsa’nın bir kez oruç tuttuğu kayıt edilmektedir, o da kırk gün sürdü ve kendisinin yeryüzündeki hizmetine başlamadan hemen önce Şeytan tarafından sınandığı zamanda oldu.[14]  Hz. İsa da öğrencilerine “Oruç tutun” veya “Oruç tutmayın” diye hiç bir buyruk vermedi, ama ilk öğrencileri Yahudi oldukları için gelenek olarak oruç tutmaya devam edeceklerini varsaydı.  Yalnız Hz. İsa çok net bir şekilde hangi tavırla oruç tutmaları gerektiğini belirtmiştir:

Oruç tuttuğunuz zaman, ikiyüzlüler gibi surat asmayın.   Onlar oruç tuttuklarını insanlara belli etmek için kendilerine perişan bir görünüm verirler.  Size doğrusunu söyleyeyim, onlar ödüllerini almışlardır.  Siz oruç tuttuğunuz zaman, başınıza yağ sürüp yüzünüzü yıkayın.  Öyle ki, insanlara değil, gizlide olan Babanız’a oruçlu görünesiniz.  Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir. [15]

Burada Hz. İsa ikiyüzlülerin bam teline basıyor.  Onlar, oruçlarını beyan ederek canlarını alçaltmak yerine insanların gözünde kendilerini yüceltmek istiyorlar.  Hem “Bakın ne kadar dindarım” demek istiyorlar hem de kendileri gibi oruç tutmayan ve tutamayanlara “Bu dindar adamın yanında bizim imanımız eksikmiş” gibi hissetirip onları küçümsemek istiyorlar.  İnsanlar tarafından aldıkları “Ne kadar dindarmış” sözlü küçük ödülün Tanrı katında hiç bir değeri yok, ayrıca Tanrı’nın onlara vereceği büyük ödülü kaçırmış oluyorlar.  İşte Hz. İsa ikiyüzlülüğün ne kadar sinsi ve iğrenç olduğunu güneş ışığına çıkarttı.

Hz. İsa, konuşmalarının bir çoğunda her türlü ikiyüzlülüğe, yobazlığa ve şekilciliğe karşı halka seslenirdi.  Zaman zaman net ve açık olarak ikiyüzlüleri azarladı.  Zaman zaman benzetmeler kullanarak dolaylı bir yöntemle onları zor durumda bıraktı.  Hz. İsa’nın kullandığı bir benzetmeyi aktarmadan önce O’nun konuştuğu ortamı anlatalım.   O’nun sürekli tartıştığı, çok iyi örgütlenmiş ve halkı baskı altında tutan Ferisi adlı biçimci ve tutucu bir Yahudi mezhebi vardı.  Aynı zamanda Roma İmparatorluğu adına kendi halkından vergi toplayan ve bu yüzden nefret edilen Yahudi vergi görevlileri vardı.  İşte böyle bir ortamda Hz. İsa kendisini dinleyenlere şöyle bir ders vermişti:

Kendi doğruluklarına güvenip başkalarına tepeden bakan bazı kişilere İsa şu benzetmeyi anlattı:  “Biri Ferisi, öbürü vergi görevlisi iki kişi dua etmek üzere tapınağa çıktı.  Ferisi ayakta kendi kendine şöyle dua etti:   ‘Tanrım, öbür insanlara --  soygunculara, hak yiyenlere, zina edenlere – ya da şu vergi görevlisine benzemediğim için sana şükrederim.  Haftada iki gün oruç tutuyor, bütün kazancımın ondalığını veriyorum.’

Vergi görevlisi ise uzakta durdu, gözlerini göğe kaldırmak bile istemiyordu, ancak göğsünü döverek, ‘Tanrım, ben günahkâra merhamet et’ diyordu.

Size şunu söyleyeyim, Ferisi değil, bu adam aklanmış olarak evine döndü.  Çünkü kendini yücelten herkes alçaltılacak, kendini alçaltan ise yüceltilecektir.” [16]

Burada vatan haini olan vergi görevlisi, kendi günahlarını kabul edip Tanrı önünde kendini alçalttığı için Tanrı ona lütuf eder ve aklar.  Ama dört dörtlük dindarlığını (oruç dahil) beyan eden, diğer insanları yargılayan, ve kendi kibirliliğine tutsak olan zavallı Ferisi’nin tapınakta yaptığı güzel güzel dualar Tanrı tarafından kabul edilmez.  Hepimiz Hz. İsa’nın verdiği bu dersi özümsemeliyiz.

            Sonuç olarak, Kutsal Kitap’taki oruçla iligili ilkeler şöyle özetlenebilir.

--  Yemek yemeyerek tutulan oruç Kutsal Kitap’ta Tanrı tarafından emredilmez.  Onunla birlikte Tanrı bireylere ve toplumlara “isteklerinizi denetleyin” ve “canınızı alçaltın” buyurur.  Tanrı bir insanın seçtiği canı alçaltma yöntemine veya sürecine karışmaz, ama onun niyetine bakar.

--  Tanrı, bir insanın veya bir toplumun günahından pişman olup kendisini Tanrı’nın önünde alçaltarak kalbini Tanrı’ya karşı yumuşatmak için oruç tutmasını onaylar.

--  Bir kişi sahip olduğu nimetleri diğer insanlarla paylaşmak için oruç tutması Tanrı tarafından hoş karşılanır.

--  Oruç tutan kişi hiç bir dış etki altında kalmadan oruç tutmalıdır.

--  Niyetli bir kişi, mümkün olduğu kadarıyla başka insanlara ne yaptığını belli etmiyerek orucunu tutmalıdır.  Birisi gösteriş yapmak için oruçlu olduğunu başkalarına belirtirse, kendisini alçaltmış olacağına kendisini yüceltmiş olur ve göksel ödülden yoksun kalır.  Çünkü kendini yücelten herkes alçaltılacak, kendini alçaltan ise yüceltilecektir.[17]

Gerçekten ışıkta yürüyen imanlı bir kimse hiç bir şeyi -- dinî gelenekler dahil -- gösteriş amacıyla, çevrenin baskısı nedeniyle veya baskı görmemek için yapmamalıdır.   Tanrı, din adına yapılan taklitçilikten veya yapmacık uygulamalardan etkilenmez.  Tam tersine:

 RAB’bin dağına kim çıkabilir?

Kutsal yerinde kim durabilir?

 Elleri pak, yüreği temiz olan,

 Gönlünü putlara kaptırmayan,

 Yalan yere ant içmeyen.

 RAB kutsar böylesini,

 Kurtarıcısı Tanrı aklar.[18]

 

Kısacası Tanrı’yı hoşnut eden oruç, sadece bir, üç, on iki, otuz veya kırk gün boyunca yemek yememekten başka, her gün gece gündüz yalan söylemekten, hile yapmaktan, kavga etmekten, önyargılı olmaktan, zulüm etmekten, ikiyüzlü olmaktan ve diğer günahlardan kaçınmaktır.   Ve böylece doğal benliğimizi denetlerken Tanrı kullandığımız şekile ve araca değil niyetimize ve amacımıza bakar.  Eninde sonunda, İsa Mesih’in tekrar dünyaya gelişinde insanların yaptığı her şeyin arkasındaki niyet üstü örtülü kalmayacaktır:

O, karanlığın gizlediklerini aydınlığa çıkaracak, yüreklerdeki amaçları açığa vuracaktır.  O zaman herkes Tanrı’dan payına düşen övgüyü alacaktır.[19]

Arif olan anlasın.

[1] örn. bkz. 2. Tarihler 7:14    [13] Yeşaya 58:6-7

[2] 1. Samuel 31:13               [14] bkz. Luka 4:1-13

[3] 2. Samuel 12:16               [15] Matta 6:16-18

[4] Ezra 8:21                      [16] Luka 18:9-14

[5] Nehemya 1:4                  [17] Luka 18:14

[6] 1. Samuel 31:13               [18] Mezmurlar 24:3-5

[7] Daniel 10:3                     [19] 1. Korintliler 4:5

[8] Mısırdan Çıkış 34:28

[9] bkz. Zekeriya 7:2-6Oru

 [10] Yeşaya 58:3

 [11] Yeşaya 58:3-

 [12] Yeşaya 58:5

 

Kutsal Kitap binlerce yüzyılı içine alan ve Tanrı’nın dünya, insan ve tüm yaratılış üzerindeki egemenliğini anlatan eşsiz bir eserdir. Tanrı kendi iradesini, kendisine tapınması, yüceltmesi, övmesi için yarattığı insanın itaatsizliğine rağmen ortaya koymasını anlatan bir gerçeklik öyküsüdür.Bu öykü ki yazanların farklı olduğu ama yazdıranın ve kahramanın aynı olduğu bir gerçeğin öyküsü.

Tanrı Kutsal Kitap’ın ilk bölümünü oluşturan yaratılış hikayesinde kendi amacı ve tasarısını ortaya koymuş ve bundan sonra ki tüm bölümlerde tasarısına derinlik ve anlam vermiştir. Önce insanı yaratılış amacına uygun yaşamamasından ve itaatsizliğinden ötürü düşüşünü görmekteyiz. Sonrasında ise bahsettiğimiz tasarısını yani insanın ve insandan ötürü tüm yaratılışın üzerindeki laneti kaldırmak. “Ne var ki, Tanrı'nın armağanı Adem'in suçu gibi değildir. Çünkü bir kişinin suçu yüzünden birçokları öldüyse, Tanrı'nın lütfu ve bir tek adamın, yani İsa Mesih'in lütfuyla verilen bağış birçokları yararına daha da çoğaldı”. Rom.5: 15

Farklı yüzyıllarda yazılmış olan Kutsal Kitap metinleri sırasıyla, Tanrı’nın planı, Dünya’nın ve insanın yaratılışı, insanın itaatsizliği ve Tanrı’dan kopuşu, Tanrı’nın yasası, peygamberlikler ve Tanrı’nın planına dönüş şeklinde özetlenebilir.

Tanrı’nın planı, yarattığı insan ile sevgiye dayalı bir ilişki kurmaktı. İhtiyacı olan her şeyi de ona sağladı. Ancak insan bu ilişkiyi itaatsizlik ile lekeledi, kirletti. Bu da Tanrı’dan kopuşa neden oldu. Tanrı, planından uzaklaşan insandan vazgeçmek yerine onunla olan ilişkisini düzeltmek için gerekli her şeyi hazırlamıştı bile. Tanrı, kendine sadık kişiler aracılığı ile bu hazırlığı sürdürdü. Kendisine en doğru şekilde tapınabilmeleri ve günahın ne olduğunu anlayabilmeleri için onlara yasasını verdi. Yasa ile tüm insanları günahkar olduğuna ikna etti. Peygamberler aracılığı ile onlara gelecek olan kurtuluş hakkında bilgi iletti ve bu kurtuluşun ayrıntılarını verdi. Sonunda ise Tanrı’nın Mesih İsa aracılığıyla gerçekleştirdiği kurtarış ile bugün İsa’yı Rab ve Kurtarıcı olarak kabul eden herkes için Tanrı’nın planına dönme fırsatı verdi.

Tanrı değişmediği gibi Tanrı’nın tasarıları ve planları da değişmez. Bu nedenledir ki Kutsal Kitap’ın her satırı tam bir bütünlük göstermektedir. Öncelikle şunu bilin ki, Kutsal Yazılar'daki hiçbir peygamberlik sözü kimsenin özel yorumu değildir (2.Pe.1: 20), Kutsal Yazılar'ın tümü Tanrı esinlemesidir. (2.Ti.3: 16)

İşte ayrı dönemlerde, farklı kişilerce kaleme alınmış olsa da aslında aynı ortak konuyu yani Tanrı’nın insan için olan planını içermektedir. Yoksa birbirinden farklı karakterleri, farklı üslupları ve farklı koşulları olan kişilerin aynı konuda birleşmesi mümkün olmazdı. Bütün Kutsal Yazılar Tanrı esinlemesi ile yazılmıştır. Bu nedenle mükemmel bir bütünlük göstermektedir.

Ama şimdi günahtan özgür kılınıp Tanrı'nın kulları olduğunuza göre, kazancınız kutsallaşma ve bunun sonucu olan sonsuz yaşamdır. (Rom.6: 22)

İslâm âleminin bir Kurban bayramı daha yaklaşırken bir yandan Müslüman komşularımın bu bayramlarını tebrik etmek, bir yandan da kurban ibadetinin Kitab-ı Mukaddes’te ne anlama geldiğini açıklamak istiyorum.

Semavi dinler açısından ilk kurban Adem ile Havva’nın zamanında kesilmişti. İlk insanların işlediği günahın utancını Tanrı kendi kestiği bir kurban ile örtmüştü. Yani ilk kurbanı kesen bizzat Allah idi. İlk kurban bir ibadet şekli değildi. Tersine Tanrı’nın insanların ayıbını, günahını, suçunu örtmek için kullandığı bir armağan, bir sevgi gösterisi idi. İnsanoğlunun ilk giysileri o kurbanın derisinden yapılmıştı.

Daha sonra Adem ile Havva’nın oğullarının da kurban kestiğini görüyoruz. Bu kurban bir ibadet şekliydi. Tanrı’nın bizim için yaptığı hareketi, O’na duyduğumuz minneti ve sevgiyi göstermek üzere yapılan bir taklitti. Fakat Kayin, küçük kardeşi Habil gibi doğru olanı yapmadı. Habil bir hayvan kurban etmişti Allah’a. Kayin ise elinde kurbanla değil, kendi yetiştirdiği sebze-meyveyle gelmişti Tanrı’nın huzuruna. Bunun için Tanrı Habil’i kutsadı ama Kayin’i kutsamadı. Çünkü, Adem ile Havva ilk günah işlediklerinde kendilerine ağaçların yapraklarından giysiler yapmışlardı ayıplarını örtmek için ve Tanrı bunu kabul etmemişti. Onlara kendi kestiği kurbanlardan örtüler yapmıştı. Bitkilerden oluşan sunular insanların kendi kendilerini kurtarma çabalarının simgesiydi. Kurban edilen hayvan ise Allah’ın insanları kurtarmak için yaptığı planın simgesiydi. Kısacası Tanrı insanlara, “Ben sizi seviyorum. Sizi günahınız içerisinde bırakmak istemiyorum. Ama siz kendi kendinizi kurtaramazsınız. Öyle olsaydı zaten bu günaha düşmezdiniz. Ama kaygılanmayın. Siz kendinizi kurtaramasanızda ben kurtaracağım” diyordu. Bu yüzden Kayin’in getirdiği sunuyu reddetmişti. Çünkü Kayin kendi gücüne güveniyordu. Oysa Habil Tanrı’ya güveniyordu ve kestiği kurbanla O’nu taklit ederek sevgisini ve minnettarlığını gösteriyordu.

Kurban ibadetinin en can alıcı örneklerinden birineyse İbrahim babamızın hayatında tanık oluyoruz. Allah ona öz oğlunu kurban etmesini emretmişti. Oysa İshak Allah’ın ona mucize yoluyla verdiği çocuktu. İbrahim 100, karısı Sarah da 90 yaşındaydı o doğduğunda. Allah, İbrahim’e verdiği bütün vaatleri oğlu İshak aracılığıyla gerçekleştireceğine söz vermişti. Bu nasıl bir işti? Allah sözünden cayıyor muydu? İbrahim babamız kuşkusuz bir çok düşünceye kapılmıştı. Mutlaka kaygı ve hayal kırıklığı çekmişti. Fakat vakti geldiğinde Tanrı’ya güvenmişti. Tanrı İshak’ı nasıl mucizevî bir şekilde getirdiyse dünyaya aynı şekilde de geri getirebilirdi. Onu diriltebilirdi. Böylece İbrahim babamız Allah’a itaat etmeye karar verdi. Tam oğlunu kurban edeceği sırada da beklediği mucize gerçekleşti. Bir melek ona görünerek onu durdurdu. Oğlu yerine kurban edebileceği bir koç tedarik edilmişti. O da koçu kesti ve Allah’a şükretti.

İbrahim babamızın yaşadığı bu olay bizim için çok önemliydi. Çünkü Allah’ın gelecekte yapacağı şeyler için bir haberci niteliği taşıyordu. İbrahim babamız Allah için öz oğlunu kurban etmekten nasıl kaçmadıysa, Allah da insanlık için aynı acıyı çekmeye razıydı ve çekecekti.

Ancak kurban ibadeti Musa peygamber zamanında tam olarak gelişmişti. Allah bu ibadet ile ilgili ayrıntıları ona açıklamıştı.

Bundan yaklaşık 4.000 yıl önce Tanrı İsrailoğullarının acı feryatlarını işiterek yardımlarına koşmuştu. Bunun olacağını 430 yıldan daha uzun süre önce babamız İbrahim’e bildirmişti.

Bu dönemde İsrailoğulları Mısır’da köleydiler. Tanrı çektikleri zulmü sona erdirmek üzere aralarından Musa’yı peygamber olarak seçti. Firavun’a arka arkaya yaptığı dokuz uyarı ve itaatsizliği yüzünden verdiği dokuz beladan sonra Tanrı onu son kez uyardı. “Halkımı bana tapınmak için salıver. Yoksa ahırdaki hayvanından sarayındaki çocuklarına kadar Mısır’ın tüm ilk doğan çocuklarının canını alacağım” dedi. Ama firavun dinlemedi ve Tanrı sözünü tuttu.

Firavun bu sefer de inat edince Musa aracılığıyla Tanrı, İsrailoğullarına her evin kendine göre bir kurban sunmasını, etini yemesini, kanını ise imanlarının işareti olarak kapı sövelerine sürmelerini emretti. Çünkü kapısında kurbanın kanı olmayan evler son ve büyük belanın kurbanı olacaklardı.

O akşam İsrail halkı büyük bir kitle halinde, Rabbin kuvvetli eliyle kölelikten kurtulup bir ulus haline geldi. Tanrı bu olayı daima hatırlasınlar diye yıl dönümünde Fısıh bayramını kutlamalarını buyurdu.

Günümüzden yaklaşık 2.000 yıl önce, yine bir Fısıh akşamında Mesih çarmıha gerilerek öldürüldü. Mesih, Tanrı’nın Aden Bahçesinde Adem ile Havva’ya vaat ettiği şekilde şeytanın başını ezmek ve bizleri günaha kölelikten kurtarıp Tanrı’ya tapınmak üzere özgür kılmak için öldü.

Ama hikâye burada bitmiyor… Fısıh bayramının üçüncü günü İlk Ürünler bayramıydı. İnsanlar topladıkları ilk hasat için Tanrı’ya şükrediyorlardı. Ve bir haber duyuldu. Mesih, kendisine iman edenlerin dirileceğinin kanıtı olarak ölümden dirilmişti.

Evet, daha önce dirilenler olmuştu. Ama bir peygamberin duasıyla dirilmiş, çok geçmeden yine ölmüşlerdi. Mesih kendi kendine dirilerek ilahlığını, tanrısal özünü kanıtladı. Üstelik bir daha ölmemek üzere dirilen ilk kişi olarak kıyamet gününde tamamlanacak olan dirilişin ilk ürünü oldu. Böylelikle kendisine iman edenler de sonsuz yaşam için dirileceklerinin kanıtını almış oldular.

Kilise bunu anmak için İsa’nın ele verildiği gece yediği son Fısıh yemeğinde buyurduğu ayini yaparlar. Katolik, Ortodoks ve bazı Protestan kiliseleri her hafta, diğer Protestan kiliseleri ise ayda bir ya da yılda birkaç kez kutlarlar. Önemli olan bu sakrament yoluyla bizi canından çok seven Rabbimizin sağladığı kurtuluşu anmak ve bu sakrament yoluyla vermek istediği bereketi almaktır.

Ne var ki, uygunsuz bir şekilde, yani Mesih’e iman etmeden veya Mesih’e iman ettikleri halde itiraf ve tövbe etmedikleri bir günahları varsa, ya da kardeşleriyle bir küskünlükleri varsa, bunları çözmeden kutsal komünyona oturanlar kendi kendilerini yargılamış olurlar ve büyük bir sorunla karşılaşırlar. Çünkü komünyonda kullanılan şarap ile ekmek Mesih’in bedenini ve kanını temsil eder. Bu kanı hor görmek yargıyı gerektirir.

“Size ilettiğimi ben Rab'den öğrendim. Ele verildiği gece Rab İsa eline ekmek aldı, şükredip ekmeği böldü ve şöyle dedi: ‘Bu sizin uğrunuza feda edilen bedenimdir. Beni anmak için böyle yapın.’ Aynı biçimde yemekten sonra kâseyi alıp şöyle dedi: ‘Bu kâse kanımla gerçekleşen yeni antlaşmadır. Her içtiğinizde beni anmak için böyle yapın.’ Bu ekmeği her yediğinizde ve bu kâseden her içtiğinizde, Rab'bin gelişine dek Rab'bin ölümünü ilan etmiş olursunuz. Bu nedenle kim uygun olmayan biçimde ekmeği yer ya da Rab'bin kâsesinden içerse, Rab'bin bedenine ve kanına karşı suç işlemiş olur. Kişi önce kendini sınasın, sonra ekmekten yiyip kâseden içsin. Çünkü bedeni farketmeden yiyip içen, böyle yiyip içmekle kendi kendini mahkûm eder. İşte bu yüzden birçoğunuz zayıf ve hastadır, bazılarınız da ölmüştür. Kendimizi doğrulukla yargılasaydık, yargılanmazdık.” (I. Korintliler 11:23-31)

   

Kaynak: Doktrin,  E. Turnalı (Bölüm 8: Sakramentler, Madde 3.b. Komünyon)

Her kutu açılacağında kalbimiz küt küt atıyor. Her kesi bir heyecan sarmış şimdi bir sonraki açılacak kutudan büyük mü yoksa küçük mü çıkacak onu bekliyor. Bu günlerde en çok seyredilen televizyon şovlarından birin de her program yaşanan bir sahne bu anlatılan. Milyonlarca kişi bir kutunun açılmasını nefeslerini tutarak izliyorlar.

İnsanların tek amacı orda kazanacakları parayı bulmak, bir bankacıyla pazarlığa oturup verilen paraya varım ya da yokum demek.

Hayatımızın gerçek amacı bu mudur? Bizim de elimizdeki kutuları açıp içlerinden çıkanla mı hayatımıza yöne vereceğiz? Nedir içlerinden çıkanlar? Bir kutuyu açtığınızda ya istemediğiniz bir şey çıkarasa o zaman ne yapacaksınız?

Hayat bir oyun değil. Hayatınıza yön veren şeyler sizin seçiminizdir. Bilinçli ve içlerinde ne olduğunu bilerek seçersiniz. Bilinmezliğe kimse adım atmak istemez. Seçimleri görerek ve bilerek yapmayı her insan ister. Ancak bunu nasıl yapacaksınız?

Hayattaki seçimlerinizde karşımızda duran kutularda ne olduğunu bilmeden karar vermenize gerek yok. Tanrı bize hayatımızla ilgili vereceğimiz kararı açıkladı.

Her canlı doğar, büyür ve ölür. Bu zaman bazen bir kelebek için bir günden daha kısadır, bir kaplumbağa için 150 yıla kadar çıkar. Ama sonuç aynıdır. Her canlı ölür. İnsan için bu düzeneğin daha faklı bir anlamı vardır. Çünkü İnsan her şeyin farkındadır. Doğumundan birkaç yıl sonra etrafında olup bitenin, üzüntülerin, sevinçlerin farkına varır. Bir süre sonra da bazı şeyleri sorgulamaya başlar.

Bu dünya da ne yapıyorum? Yaşamımın amacı ne?

Tanrı insanı yarattığında bir amaç için yarattı. Bunu bilmek bu dünyada yaşamın anlamını çözmenin anahtarıdır. Pek çok insan bu amacı bilmediği için boşlukta yuvarlanıp gitmektedir. İnsan yaratılışındaki amaca ulaşmak için pek çok yollar deniyor. Ancak bunların hiç biri çoğu zaman gerçeğin yanından bile geçmediği için boş çabalar olarak kalmakta hatta daha kötü sonuçlar bile doğurmaktadır.

İnsanın yaşam amacı tek ve gerçek bir şekilde sadece Kutsal Kitap’tan öğrenebiliriz. Kutsal Kitap daha başlarken bir başlangıcın ne olduğuna dair bir giriş yapar. “Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı.”Yaratılış 1:1. Bu Kutsal Kitap’ı elinize alıp birinci sayfasını açtığınızda ilk okuyacağınız ayettir. Gördüğünüz gibi Tanrı karışık bir şekilde kitabına başlamıyor. Gerçekte ne olduğunu tam olarak size anlatmakta.

Adem ve Havva’nın günaha düşüş öyküsünü hepimiz biliriz.  Bilinçli ve irademizi kullanarak günaha düşüp Tanrı’dan ayrı kaldık. Tanrı bizi robotlar olarak yaratmadı. Bilinci açık, irade sahibi, kendi kararlarını görerek bilerek verebilen canlılar olarak yarattı. Biz ona isteyerek isyan ettik.

Ancak Tanrı yine de insanı bırakmadı. İnsanı günahından kurtarıp kendisiyle yeniden gerçek bir iletişim sağlayabilmesi için bir plan hazırladı.

Bu planda İsa Mesih’in dünyaya gelip bütün dünyanın günahını ortadan kaldıracak Tanrı Kuzusu olarak çarmıhta ölmesi ve üçüncü gün dirilmesiydi.

Bu plan bizim hayatımıza yön vermemizde önemli yer tutmalıdır. Bizim önümüze konan kutulardan biri de İsa Mesih’in bize sunduğu kurtuluştur.

Nasıl bilerek ve isteyerek günah işlediysek şimdi de bilinçli bir şekilde kurtuluş kararını verebiliriz. Sadece elimizdeki kutularla yetinmeyip, başkalarının bize verdikleriyle yetinmeden bu kurtuluşa sahip olabiliriz.

Hayatımıza yön vermemiz bizim seçimlerimize bağlı. Tanrı karşımıza içinde ne olduğunu bildiğimiz kutular koydu. Ve bize soruyor; Sevili insan, kendi oğlumun çarmıhta ölümüyle sana sunduğum sonsuz hayata var mısın, yok musun?

free joomla template
2019  TürkKilise.com  globbersthemes joomla template